Keynes’in Güzellik Yarışması *

Oct 29, 2012
Evren Başbuğ
Yazı

 
* Bu yazı Evren Başbuğ tarafından yazılmış ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin “Dosya” yazılarının 31. sayısında yayımlanmıştır.

Amerikalı matematikçi John Forbes Nash, Jr.’ın adıyla anılan “Nash Dengesi”, “Oyun Teorisi”nin önemli araçlarından biri. Tanım olarak “Nash Dengesi”, bir oyun içindeki her oyuncunun yapmayı seçtiği eylemin diğer oyuncuların olası eylemleri düşünüldüğünde en fazla getiriyi sağladığı durumla tarifleniyor. Yani başka bir deyişle her oyuncunun, yapacağı eylemi diğer oyuncuların olası eylemlerini gözeterek yapması, dolayısıyla kendisi için en fazla kazancı sağlamaya yönelik hareket etmesi durumu bu. Eğer oyun içindeki tüm oyuncular bu şekilde davranabilirlerse ortaya “Nash Dengesi” denilen durum çıkıyor.

Temelleri 19.yy’ın ikinci çeyreğinde Fransız filozof ve matematikçi Antoine Augustin Cournot tarafından atılan “Oligopol” teorisinin üzerine inşa edilen ve modern şekline 20.yy ortalarında başını John Nash’in çektiği matematikçi / düşünürler tarafından getirilen “Nash Dengesi”, temel olarak piyasa hareketlerini tariflemekte kullanılıyor. Günümüzde kullanılan birçok versiyonu olmasına rağmen prensipte tüm denge stratejileri, birbirlerinin olası hamlelerini göz önüne alarak hareket eden birden çok aktörün hamleleri sonucunda ortaya çıkacak durumu inceliyor. (“Tutsak İkilemi” adıyla bilinen problem büyük olasılıkla bu versiyonların en tanınanıdır.)

Bir güzellik yarışması düşünelim şimdi. Ödül için 6 aday var ve bu adaylar arasından seçim yapmaları beklenen “n” sayıda seçici var. Problem en güzel adayı seçmek olarak tariflendiğinde iş basitleşiyor. Seçiciler “en güzel” buldukları adaya oy vererek seçimlerini yapıyorlar ve çoğunluk oyu alan aday yarışmayı kazanıyor. Bu haliyle mesele oldukça basit görünüyor. Hayatı biraz karmaşık hale getirmek için yarışmaya bir parametre daha ekleyelim. Yarışma sonucunda seçilecek adaya oy veren seçiciler bir başka ödüle hak kazansınlar mesela… İngiliz ekonomist John Maynard Keynes’in 1936 yılında yayınladığı, “İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi” adlı en ünlü çalışmasında ortaya attığı “Güzellik Yarışması” kavramı böyle bir durum tarifliyor.

Böyle bir senaryoda seçici için iki olasılık var. Naif bir yaklaşımla gerçekten “en güzel” bulduğu adaya oy vermek ve kendi ödül kazanma ihtimalini şansa bırakmak; veya daha akılcı davranarak diğer seçicilerin tercihlerini tahmin ederek buna yönelik bir tercih yapmak ve kendi ödül kazanma şansını maksimize etmek. İkinci yolu seçen seçicinin kendi güzellik algısını bir kenara koyarak toplumun genel güzellik algısını dikkate almaktan başka çıkar yolu yok. İşin ilginç tarafı seçicinin tercih edeceği temel davranış seçeneği sayısız kez üst üste katlanabilir ve mesele seçici açısından her seferinde daha çetrefil bir hale gelebilir. Şöyle ki, ikinci yolu seçen seçici işi bir adım daha öteye götürebilir ve tüm seçicilerin ikinci yolu seçmiş olabilecekleri tahminiyle hareket edebilir. Bu durumda sonuç yine değişecektir. Yani 3. aşamada seçici, ortalama güzellik görüşünün ne olduğu üzerine değil; ortalamanın, ortalama güzellik görüşü beklentisi üzerine kafa yorarken bulur kendini. Keynes işi burada da bırakmayarak böyle bir durumda 4., hatta 5. adımlara geçen seçicilerin de olabileceğini de hatırlatıyor.

Basit bir güzellik yarışmasına basit bir başka parametre ekleyerek kuralları değiştirdik. Artık gerçekten “en güzel” olanı bulmamız mümkün mü?

Mimari yarışmalarla ilgili olması beklenen bir yazıya bu tip daha çok sermaye piyasalarındaki değer dalgalanmalarını incelemek adına ortaya atılmış kavramlar ve teorilerle başlamak garipsenebilir. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki deneyimli sayılabilecek bir yarışmacı olarak bir süredir “yarışma” denince ilk sorduğum soru jürinin kimlerden oluştuğu, ödüllerin miktarı, ve konunun proje üretmeye değer bir konu olup olmadığı oluyor… Bu da doğal olarak yarışmayı benim için o ideal iyimser tanımından soyutlayıp çok aktörlü, çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştürüyor. Bu haliyle de bence yarışmalar mesleki, idealist bir faaliyet alanından çok piyasanın denge stratejileriyle açıklanabilecek bir konuma sürükleniyor. Bu algımın mesleğe yeni adım atan genç mimarları cesaretlendirecek bir algı olmadığının farkındayım fakat yarışmalar konusundaki problemlerin ve açmazların gerçekliği yansıtmayan ön kabullerle çözülemeyeceğini düşünüyorum.

Her tür tasarım ürününün, kişisel veya kurumsal kariyerin kaçınılmaz olarak birer meta haline dönüştüğü günümüzde “yarışma” dediğimiz kurumun eski masumiyetinden söz edebilir miyiz? (Şüphesiz yarışmaların geçmişte ne kadar masum oldukları sorusunun cevabı da kolay verilemeyebilir. Ancak bu mesele bu yazının konusunu aşıyor.) Belirli bir ihtiyaç / program için en iyi çözüme ulaşmak ve mimarlık ortamına kendi sözünü söylemek gibi, biri işveren açısından diğeri müellif açısından oldukça idealist sayılabilecek iki temel motif hala yarışma tutkumuzun itici unsurları mı? Bu konuda ciddi şüphelerim var. Ve bunun yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Bugün dünya çapında belirli bir tanınırlık ve “ün” seviyesine ulaşmış neredeyse tüm mimarların ve ortaklıkların geçmişinde önemli bir uluslararası yarışma birinciliği ve uygulanmış / uygulanmamış ama bir yönüyle literatüre geçmiş önemli bir ya da birkaç proje varken, günümüzde ne o kadar ses getiren yarışmalar açılıyor, ne açılsa bile sonuçları o kadar ses getiriyor, ne de bu yarışmalar kazanan açısından ciddi bir mesleki kariyer için eskisi kadar sağlam bir temel oluşturuyor. Belki iletişim olanaklarının ve yapı teknolojilerinin oldukça geliştiği bir çağda yaşıyor oluşumuzun da etkisi vardır bu algıda. Kolay kolay hiçbir yarışma, hiçbir proje heyecanlandırmıyor beni artık. (Belki mimari yarışma meselesini yapı elde etme pratiklerinin çok organik bir parçası haline getirmiş Almanya gibi ülkeleri bu genellemenin dışında bırakmak gerekebilir. Zaten yarışmalar, en küçük bir kent parkı için bile yarışma düzenleyen bu tip ülkelerde hiçbir zaman uluslararası benzerlerinin şatafatına göz dikmediler.)

Algıları bir kenara bırakalım ve fiili duruma göz atalım. “Mimari yarışmalar”, mesleğimize duyduğumuz bağlılık nedeniyle (?) neredeyse amatörlüğe varan bir ruh haliyle hala birçok ortamda savunduğumuz, katıldığımız, katılmasak bile bir türlü kopamadığımız bir faaliyet alanını tarifliyor. Görece olarak işverensiz, çoğu zaman ödül grubunda yer alamama riskini alarak bila bedel giriştiğimiz ve bu durumu başka disiplinlerden gelen kişilere pek de açıklayamadığımız bu faaliyet alanına olan bağlılığımızın sebebi ne olabilir? Şan, şöhret merakı mı? Kariyer için zıplama tahtası arayışı mı? Para kazanma arzusu mu? İş alma isteği mi? Mesleki pratik yapma isteği mi? Yoksa toplumun daha geniş bir kesimini ilgilendiren bir mekânsal problem için görece daha demokratik bir yolla çözüm arayışı mı? Şüphesiz bu sebepler bu arenadaki her aktör için değişken olabilir. Hatta tek bir sebep de yok çoğu zaman. Değişen oranlarda hepsinden biraz biraz…

Bu noktada biraz kişisel bir meseleden bahsedeceğim. Mezuniyetimden bu yana 9 yılda müellif olarak yaklaşık 30 civarında mimari yarışmaya katıldım. Bunların 4’ünde 1. olduk. Fakat son birinciliğimiz benim için diğerlerinden biraz farklı oldu. “Çankaya Belediyesi Başkanlık Hizmet Binası, Sanat Merkezi ve Ulvi Cemal Erkin Konser Salonu Ulusal Mimari Proje Yarışması” jüri raporunun sonunda asli jüri üyelerinden Emre Arolat’ın yazdığı bir muhalefet şerhiyle karşılaştık. Bundan önceki birinciliklerimiz hep oy birliğiyle karar verilmiş sonuçlardı. En azından jürinin bölünmüşlüğü tutanaklara yansıtılmamış, bu sayede bir ölçüde işveren gözünde projenin ve müelliflerin eli güçlü tutulmuştu. (Diğer 3 birinciliğimizin yarışma sonrası süreçlerine bakarak bu tutumun da ne kadar işe yaradığı tartışılır elbette!) Fakat bu yarışma özelinde jüri ciddi anlamda bölünmüş, ve tutanaklardan anladığımız kadarıyla ilk 3 proje birincilik için kıyasıya yarışmıştı. İnşaat mühendisi üyeyi bir kenara koyarsak geriye kalan 6 jüri üyesi 2’li gruplar halinde farklı projeleri 1. seçmek için savaş vermişlerdi. Üstelik ilk kez 1. seçilen bir projemize karşı jüri üyelerinden biri tarafından yazılmış bir muhalefet şerhiyle karşılaşıyorduk. Yarışmalarla ilgilenen ve bu yazıyı okumamış olan herkesin kesinlikle okumasını önereceğim bir eleştiri yazısı bu.

(Tutanağa şuradan ulaşılabilir: http://tinyurl.com/uce-juritutanak)

Eleştiri rahat bir üslupla yazılmıştı. Önce samimi bir şekilde jürinin çalışma sürecinden bahsediyor, sonra yavaş yavaş bizim projeye değiniyor, olumlu yanlarını hem mimar bir jüri üyesi gözünden, hem de seçilmiş yapının sahibi olacak işveren gözünden sıralıyordu. Fakat satırları okudukça yavaş yavaş anlaşılıyordu ki bu “olumlu” betimlemeler yazarın kendi değer ölçütlerine değil, bu yarışma özelinde “ortalama” diye tarif edebileceğimiz katılan yarışmacılar ve diğer jüri üyelerinin, hatta belki tüm meslek camiasının (ve belki de tüm toplumun) oluşturduğu kolektif güruhun ortalama değer ölçütlerine dayanıyordu. Yazıdan ufak bir alıntı:


0035* işte böyle bir proje. Sağlam, şık ve kendinden emin bir damga vuracak Yıldız’a. Çok mimari, çok mimarca bir damga. Günün damgası, güncel bir damga bu. Çağdaş. Türkiye mimarlık yarışmaları ortamının güncel yönelimlerini, doğruluklarını ve şıklıklarını içerdiğine hiç şüphe yok. Düzgün bir bina olacak, jürinin içi rahat edebilir. Belediye’nin de. Daha ne isteriz?

Gerçekten istemez miyiz?


* 0035 bizim projenin rumuzuydu. Yazı kimlik zarfları açılmadan önce yazılmıştı.

Tüm yazının özeti gibiydi neredeyse bu soru: “Daha ne isteriz?… Gerçekten istemez miyiz?”

Bu yarışmadan sonra eleştirinin bir bakıma doğrudan muhatabı proje müellifleri olarak konuyla ilgili çokça kafa patlattık. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim. Tasarım yapma biçimimiz ve yöntemlerimiz üzerine, yarışmalarla ilgili duruşumuz ve davranış kalıplarımız üzerine… İlginç bir şekilde “ustaca” ve “şık” sıfatlarıyla tanımlanan bir işimiz tam da bu sebeplerle eleştiriliyordu. Ve dahası bu eleştiri, fikirlerine değer verdiğimiz biri tarafından yapılmıştı. Kendi projemizden biraz uzaklaşınca işin vahameti artıyordu da. Türkiye mimari yarışmalar ortamının tüm arızaları, aksaklıkları, açmazları, mesleki kamuoyunun yarışmalara atfettiği tüm altı boş değerler, tasarım pratiğinin yarışmalar özelinde deforme olmuş tüm nitelikleri, ve en önemlisi de bu içe kapalı faaliyet alanının kemikleşmeye yüz tutmuş iç dinamikleri, tek bir yarışmanın ortaya çıkardığı sonuçlar özelinde, hatta büyük ölçüde bizim projemiz özelinde ince bir şekilde eleştiriliyordu.

Eleştirinin tek muhatabı yoktu. Yarışmaya katılanlar, yarışmayı açanlar, şartnameyi hazırlayanlar, seçiciler, ve hatta yarışmaya katılmayanlar… Herkes eleştiriden payını alıyordu. Bir bakıma “Keynes’in Güzellik Yarışması” senaryosuna karşı yazılmış bir eleştiriydi bu. Keynes’in senaryosundaki aktörlerle bu senaryodaki aktörler kolaylıkla yer değiştirebilirlerdi. Keynes’in seçicileri yarışmaya katılan mimarlar ve jüri üyeleri (ve belki de tüm kamuoyu bu gruba dahil edilebilir); Keynes’in güzellik adayları da yarışmada kullanılacak stratejilerdi. Yarışmacılar strateji seçerken diğer yarışmacıların tercihlerini ve jürinin olası eğilimlerini tahmin etmeye çalışıyorlar, böylece yarışmayı kazanacak stratejiyi daha doğru belirlemek için kafa yoruyorlardı. Sonuçta da yarışmanın asıl amacından sapılıyor, ideal birinciyi seçebilme şansı ortadan kalkıyor, mesele bir stratejiler yarışına dönüşüyordu.

Eleştiri genel kapsamıyla o gün olduğu gibi bugün de çok haksız görünmüyor bana. Ancak atladığı önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Bütün bunlardan bahsettikten sonra 3. ödülü alan projeye övgüler düzen yazar, birinciliğe önerdiği bu projeyi tamamen bu sistemin dışında duran bir masumiyet abidesi gibi resmediyor. Haliyle kendi konumunu da bir seçici olarak denklemin dışında tutuyor. Halbuki hem 3. seçilen projenin tavrı, hem de seçici konumunda bulunan yazar, denklemin içine dahil edildiğinde bu proje ve birinci seçilmesi halinde elde edeceği başarı da hiç tesadüfi görünmüyor.

Amacım bu tartışmayı projeler üzerinden yeniden canlandırmaktan öte, yapılan genel sistem eleştirisinin değerini vurgulamak. Çünkü maalesef bekleneceği üzere bu önemli ve bence yerinde eleştiri, yarışmalarla ilgilenen meslek camiası üzerinde neredeyse hiç etki bırakmadı. Ya okunup göz ardı edildi, ya da hiç anlaşılamadı bile.

Bir başka akıl oyunundan bahsederek yazının sonunu okuyucunun yorumuna bırakarak bitirelim. Daha basit bir senaryo bu seferki. 100 katılımcıya soracağız bu kez; soru şöyle: “Tüm katılımcıların 0’dan 100’e kadar rastgele tutacakları sayıların ortalamasının 2/3’ü kaç olur?”

33.3 mü? 22.2 mi? 14.8 mi?… Daha mı az?

Yazıyı buraya kadar okuma tahammülü göstermiş ve hala konsantrasyonlarını korumayı başarabilmiş okurların tahmin edeceği gibi soruya verilebilecek en “stratejik” ve “akılcı” tahmin “0” olmalı aslında. Ama hiçbir zaman “0” çıkmıyor sonuç. 100 kişi bulup deneyebilirsiniz.