yazı kategorisinde blog

Keynes’in Güzellik Yarışması *
Eki 29, 2012
Evren Başbuğ
Yazı

 
* Bu yazı Evren Başbuğ tarafından yazılmış ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin “Dosya” yazılarının 31. sayısında yayımlanmıştır.

Amerikalı matematikçi John Forbes Nash, Jr.’ın adıyla anılan “Nash Dengesi”, “Oyun Teorisi”nin önemli araçlarından biri. Tanım olarak “Nash Dengesi”, bir oyun içindeki her oyuncunun yapmayı seçtiği eylemin diğer oyuncuların olası eylemleri düşünüldüğünde en fazla getiriyi sağladığı durumla tarifleniyor. Yani başka bir deyişle her oyuncunun, yapacağı eylemi diğer oyuncuların olası eylemlerini gözeterek yapması, dolayısıyla kendisi için en fazla kazancı sağlamaya yönelik hareket etmesi durumu bu. Eğer oyun içindeki tüm oyuncular bu şekilde davranabilirlerse ortaya “Nash Dengesi” denilen durum çıkıyor.

Temelleri 19.yy’ın ikinci çeyreğinde Fransız filozof ve matematikçi Antoine Augustin Cournot tarafından atılan “Oligopol” teorisinin üzerine inşa edilen ve modern şekline 20.yy ortalarında başını John Nash’in çektiği matematikçi / düşünürler tarafından getirilen “Nash Dengesi”, temel olarak piyasa hareketlerini tariflemekte kullanılıyor. Günümüzde kullanılan birçok versiyonu olmasına rağmen prensipte tüm denge stratejileri, birbirlerinin olası hamlelerini göz önüne alarak hareket eden birden çok aktörün hamleleri sonucunda ortaya çıkacak durumu inceliyor. (“Tutsak İkilemi” adıyla bilinen problem büyük olasılıkla bu versiyonların en tanınanıdır.)

Bir güzellik yarışması düşünelim şimdi. Ödül için 6 aday var ve bu adaylar arasından seçim yapmaları beklenen “n” sayıda seçici var. Problem en güzel adayı seçmek olarak tariflendiğinde iş basitleşiyor. Seçiciler “en güzel” buldukları adaya oy vererek seçimlerini yapıyorlar ve çoğunluk oyu alan aday yarışmayı kazanıyor. Bu haliyle mesele oldukça basit görünüyor. Hayatı biraz karmaşık hale getirmek için yarışmaya bir parametre daha ekleyelim. Yarışma sonucunda seçilecek adaya oy veren seçiciler bir başka ödüle hak kazansınlar mesela… İngiliz ekonomist John Maynard Keynes’in 1936 yılında yayınladığı, “İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi” adlı en ünlü çalışmasında ortaya attığı “Güzellik Yarışması” kavramı böyle bir durum tarifliyor.

Böyle bir senaryoda seçici için iki olasılık var. Naif bir yaklaşımla gerçekten “en güzel” bulduğu adaya oy vermek ve kendi ödül kazanma ihtimalini şansa bırakmak; veya daha akılcı davranarak diğer seçicilerin tercihlerini tahmin ederek buna yönelik bir tercih yapmak ve kendi ödül kazanma şansını maksimize etmek. İkinci yolu seçen seçicinin kendi güzellik algısını bir kenara koyarak toplumun genel güzellik algısını dikkate almaktan başka çıkar yolu yok. İşin ilginç tarafı seçicinin tercih edeceği temel davranış seçeneği sayısız kez üst üste katlanabilir ve mesele seçici açısından her seferinde daha çetrefil bir hale gelebilir. Şöyle ki, ikinci yolu seçen seçici işi bir adım daha öteye götürebilir ve tüm seçicilerin ikinci yolu seçmiş olabilecekleri tahminiyle hareket edebilir. Bu durumda sonuç yine değişecektir. Yani 3. aşamada seçici, ortalama güzellik görüşünün ne olduğu üzerine değil; ortalamanın, ortalama güzellik görüşü beklentisi üzerine kafa yorarken bulur kendini. Keynes işi burada da bırakmayarak böyle bir durumda 4., hatta 5. adımlara geçen seçicilerin de olabileceğini de hatırlatıyor.

Basit bir güzellik yarışmasına basit bir başka parametre ekleyerek kuralları değiştirdik. Artık gerçekten “en güzel” olanı bulmamız mümkün mü?

Mimari yarışmalarla ilgili olması beklenen bir yazıya bu tip daha çok sermaye piyasalarındaki değer dalgalanmalarını incelemek adına ortaya atılmış kavramlar ve teorilerle başlamak garipsenebilir. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki deneyimli sayılabilecek bir yarışmacı olarak bir süredir “yarışma” denince ilk sorduğum soru jürinin kimlerden oluştuğu, ödüllerin miktarı, ve konunun proje üretmeye değer bir konu olup olmadığı oluyor… Bu da doğal olarak yarışmayı benim için o ideal iyimser tanımından soyutlayıp çok aktörlü, çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştürüyor. Bu haliyle de bence yarışmalar mesleki, idealist bir faaliyet alanından çok piyasanın denge stratejileriyle açıklanabilecek bir konuma sürükleniyor. Bu algımın mesleğe yeni adım atan genç mimarları cesaretlendirecek bir algı olmadığının farkındayım fakat yarışmalar konusundaki problemlerin ve açmazların gerçekliği yansıtmayan ön kabullerle çözülemeyeceğini düşünüyorum.

Her tür tasarım ürününün, kişisel veya kurumsal kariyerin kaçınılmaz olarak birer meta haline dönüştüğü günümüzde “yarışma” dediğimiz kurumun eski masumiyetinden söz edebilir miyiz? (Şüphesiz yarışmaların geçmişte ne kadar masum oldukları sorusunun cevabı da kolay verilemeyebilir. Ancak bu mesele bu yazının konusunu aşıyor.) Belirli bir ihtiyaç / program için en iyi çözüme ulaşmak ve mimarlık ortamına kendi sözünü söylemek gibi, biri işveren açısından diğeri müellif açısından oldukça idealist sayılabilecek iki temel motif hala yarışma tutkumuzun itici unsurları mı? Bu konuda ciddi şüphelerim var. Ve bunun yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Bugün dünya çapında belirli bir tanınırlık ve “ün” seviyesine ulaşmış neredeyse tüm mimarların ve ortaklıkların geçmişinde önemli bir uluslararası yarışma birinciliği ve uygulanmış / uygulanmamış ama bir yönüyle literatüre geçmiş önemli bir ya da birkaç proje varken, günümüzde ne o kadar ses getiren yarışmalar açılıyor, ne açılsa bile sonuçları o kadar ses getiriyor, ne de bu yarışmalar kazanan açısından ciddi bir mesleki kariyer için eskisi kadar sağlam bir temel oluşturuyor. Belki iletişim olanaklarının ve yapı teknolojilerinin oldukça geliştiği bir çağda yaşıyor oluşumuzun da etkisi vardır bu algıda. Kolay kolay hiçbir yarışma, hiçbir proje heyecanlandırmıyor beni artık. (Belki mimari yarışma meselesini yapı elde etme pratiklerinin çok organik bir parçası haline getirmiş Almanya gibi ülkeleri bu genellemenin dışında bırakmak gerekebilir. Zaten yarışmalar, en küçük bir kent parkı için bile yarışma düzenleyen bu tip ülkelerde hiçbir zaman uluslararası benzerlerinin şatafatına göz dikmediler.)

Algıları bir kenara bırakalım ve fiili duruma göz atalım. “Mimari yarışmalar”, mesleğimize duyduğumuz bağlılık nedeniyle (?) neredeyse amatörlüğe varan bir ruh haliyle hala birçok ortamda savunduğumuz, katıldığımız, katılmasak bile bir türlü kopamadığımız bir faaliyet alanını tarifliyor. Görece olarak işverensiz, çoğu zaman ödül grubunda yer alamama riskini alarak bila bedel giriştiğimiz ve bu durumu başka disiplinlerden gelen kişilere pek de açıklayamadığımız bu faaliyet alanına olan bağlılığımızın sebebi ne olabilir? Şan, şöhret merakı mı? Kariyer için zıplama tahtası arayışı mı? Para kazanma arzusu mu? İş alma isteği mi? Mesleki pratik yapma isteği mi? Yoksa toplumun daha geniş bir kesimini ilgilendiren bir mekânsal problem için görece daha demokratik bir yolla çözüm arayışı mı? Şüphesiz bu sebepler bu arenadaki her aktör için değişken olabilir. Hatta tek bir sebep de yok çoğu zaman. Değişen oranlarda hepsinden biraz biraz…

Bu noktada biraz kişisel bir meseleden bahsedeceğim. Mezuniyetimden bu yana 9 yılda müellif olarak yaklaşık 30 civarında mimari yarışmaya katıldım. Bunların 4’ünde 1. olduk. Fakat son birinciliğimiz benim için diğerlerinden biraz farklı oldu. “Çankaya Belediyesi Başkanlık Hizmet Binası, Sanat Merkezi ve Ulvi Cemal Erkin Konser Salonu Ulusal Mimari Proje Yarışması” jüri raporunun sonunda asli jüri üyelerinden Emre Arolat’ın yazdığı bir muhalefet şerhiyle karşılaştık. Bundan önceki birinciliklerimiz hep oy birliğiyle karar verilmiş sonuçlardı. En azından jürinin bölünmüşlüğü tutanaklara yansıtılmamış, bu sayede bir ölçüde işveren gözünde projenin ve müelliflerin eli güçlü tutulmuştu. (Diğer 3 birinciliğimizin yarışma sonrası süreçlerine bakarak bu tutumun da ne kadar işe yaradığı tartışılır elbette!) Fakat bu yarışma özelinde jüri ciddi anlamda bölünmüş, ve tutanaklardan anladığımız kadarıyla ilk 3 proje birincilik için kıyasıya yarışmıştı. İnşaat mühendisi üyeyi bir kenara koyarsak geriye kalan 6 jüri üyesi 2’li gruplar halinde farklı projeleri 1. seçmek için savaş vermişlerdi. Üstelik ilk kez 1. seçilen bir projemize karşı jüri üyelerinden biri tarafından yazılmış bir muhalefet şerhiyle karşılaşıyorduk. Yarışmalarla ilgilenen ve bu yazıyı okumamış olan herkesin kesinlikle okumasını önereceğim bir eleştiri yazısı bu.

(Tutanağa şuradan ulaşılabilir: http://tinyurl.com/uce-juritutanak)

Eleştiri rahat bir üslupla yazılmıştı. Önce samimi bir şekilde jürinin çalışma sürecinden bahsediyor, sonra yavaş yavaş bizim projeye değiniyor, olumlu yanlarını hem mimar bir jüri üyesi gözünden, hem de seçilmiş yapının sahibi olacak işveren gözünden sıralıyordu. Fakat satırları okudukça yavaş yavaş anlaşılıyordu ki bu “olumlu” betimlemeler yazarın kendi değer ölçütlerine değil, bu yarışma özelinde “ortalama” diye tarif edebileceğimiz katılan yarışmacılar ve diğer jüri üyelerinin, hatta belki tüm meslek camiasının (ve belki de tüm toplumun) oluşturduğu kolektif güruhun ortalama değer ölçütlerine dayanıyordu. Yazıdan ufak bir alıntı:


0035* işte böyle bir proje. Sağlam, şık ve kendinden emin bir damga vuracak Yıldız’a. Çok mimari, çok mimarca bir damga. Günün damgası, güncel bir damga bu. Çağdaş. Türkiye mimarlık yarışmaları ortamının güncel yönelimlerini, doğruluklarını ve şıklıklarını içerdiğine hiç şüphe yok. Düzgün bir bina olacak, jürinin içi rahat edebilir. Belediye’nin de. Daha ne isteriz?

Gerçekten istemez miyiz?


* 0035 bizim projenin rumuzuydu. Yazı kimlik zarfları açılmadan önce yazılmıştı.

Tüm yazının özeti gibiydi neredeyse bu soru: “Daha ne isteriz?… Gerçekten istemez miyiz?”

Bu yarışmadan sonra eleştirinin bir bakıma doğrudan muhatabı proje müellifleri olarak konuyla ilgili çokça kafa patlattık. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim. Tasarım yapma biçimimiz ve yöntemlerimiz üzerine, yarışmalarla ilgili duruşumuz ve davranış kalıplarımız üzerine… İlginç bir şekilde “ustaca” ve “şık” sıfatlarıyla tanımlanan bir işimiz tam da bu sebeplerle eleştiriliyordu. Ve dahası bu eleştiri, fikirlerine değer verdiğimiz biri tarafından yapılmıştı. Kendi projemizden biraz uzaklaşınca işin vahameti artıyordu da. Türkiye mimari yarışmalar ortamının tüm arızaları, aksaklıkları, açmazları, mesleki kamuoyunun yarışmalara atfettiği tüm altı boş değerler, tasarım pratiğinin yarışmalar özelinde deforme olmuş tüm nitelikleri, ve en önemlisi de bu içe kapalı faaliyet alanının kemikleşmeye yüz tutmuş iç dinamikleri, tek bir yarışmanın ortaya çıkardığı sonuçlar özelinde, hatta büyük ölçüde bizim projemiz özelinde ince bir şekilde eleştiriliyordu.

Eleştirinin tek muhatabı yoktu. Yarışmaya katılanlar, yarışmayı açanlar, şartnameyi hazırlayanlar, seçiciler, ve hatta yarışmaya katılmayanlar… Herkes eleştiriden payını alıyordu. Bir bakıma “Keynes’in Güzellik Yarışması” senaryosuna karşı yazılmış bir eleştiriydi bu. Keynes’in senaryosundaki aktörlerle bu senaryodaki aktörler kolaylıkla yer değiştirebilirlerdi. Keynes’in seçicileri yarışmaya katılan mimarlar ve jüri üyeleri (ve belki de tüm kamuoyu bu gruba dahil edilebilir); Keynes’in güzellik adayları da yarışmada kullanılacak stratejilerdi. Yarışmacılar strateji seçerken diğer yarışmacıların tercihlerini ve jürinin olası eğilimlerini tahmin etmeye çalışıyorlar, böylece yarışmayı kazanacak stratejiyi daha doğru belirlemek için kafa yoruyorlardı. Sonuçta da yarışmanın asıl amacından sapılıyor, ideal birinciyi seçebilme şansı ortadan kalkıyor, mesele bir stratejiler yarışına dönüşüyordu.

Eleştiri genel kapsamıyla o gün olduğu gibi bugün de çok haksız görünmüyor bana. Ancak atladığı önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Bütün bunlardan bahsettikten sonra 3. ödülü alan projeye övgüler düzen yazar, birinciliğe önerdiği bu projeyi tamamen bu sistemin dışında duran bir masumiyet abidesi gibi resmediyor. Haliyle kendi konumunu da bir seçici olarak denklemin dışında tutuyor. Halbuki hem 3. seçilen projenin tavrı, hem de seçici konumunda bulunan yazar, denklemin içine dahil edildiğinde bu proje ve birinci seçilmesi halinde elde edeceği başarı da hiç tesadüfi görünmüyor.

Amacım bu tartışmayı projeler üzerinden yeniden canlandırmaktan öte, yapılan genel sistem eleştirisinin değerini vurgulamak. Çünkü maalesef bekleneceği üzere bu önemli ve bence yerinde eleştiri, yarışmalarla ilgilenen meslek camiası üzerinde neredeyse hiç etki bırakmadı. Ya okunup göz ardı edildi, ya da hiç anlaşılamadı bile.

Bir başka akıl oyunundan bahsederek yazının sonunu okuyucunun yorumuna bırakarak bitirelim. Daha basit bir senaryo bu seferki. 100 katılımcıya soracağız bu kez; soru şöyle: “Tüm katılımcıların 0’dan 100’e kadar rastgele tutacakları sayıların ortalamasının 2/3’ü kaç olur?”

33.3 mü? 22.2 mi? 14.8 mi?… Daha mı az?

Yazıyı buraya kadar okuma tahammülü göstermiş ve hala konsantrasyonlarını korumayı başarabilmiş okurların tahmin edeceği gibi soruya verilebilecek en “stratejik” ve “akılcı” tahmin “0” olmalı aslında. Ama hiçbir zaman “0” çıkmıyor sonuç. 100 kişi bulup deneyebilirsiniz.

Teşekkürler Behruz Çinici… *
Eki 19, 2011
Evren Başbuğ
Yazı


* Bu yazı Evren Başbuğ tarafından Behruz Çinici anısına yazılıp, 19.10.2011 tarihinde kolokyum.com üzerinden paylaşılmıştır.

Girişteki havuzun orada, amfiye doğru çeşme vardır bir tane. “Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi” yazar duvarında. Su içersin derse girmeden önce o çeşmeden. Susamış olman gerekmez. Sadece içersin. Susuzluğunu gidermek için değil, su içmek için! Eğlencelidir oradan içmek çünkü. Debisi azdır çeşmeden akan suyun. İki taraftan birini elinle kapatman gerekir ki kana kana içebilesin. Tek başına zor olur o yüzden. Zaten tek başına gezmezsin pek.

Derse diye gidersin ama derse girmezsin çoğu zaman. Kantinin dış avlusunda, çimlerde, orta avluda geçirirsin zamanını genelde. Sohbet, şamata… Derse girmek gerekir ama bazen de. Stüdyoda bulunmak, birşeyler yapmak, çizmek, yazmak, okumak, birilerini dinlemek gerekir. En azından dinliyormuş gibi yapmak gerekir! Fazlası sıkar ama. Herşey kararında güzel. Yapacak daha eğlenceli işlerin olur çünkü hep!

Kantinden stüdyoya, stüdyodan kubbealtına, han kapısından fotokopi odasına, oradan buraya, şuradan oraya yürürken beton duvarlara elini sürterek geçersin genelde. Sırf dokusu hoşuna gittiği için… Elin beton tozu olur. Üflersin geçmez. Üstüne falan sürersin, geçer. Bazen de güneş vurur o duvarlara yukarıdaki açıklıklardan süzülüp. Sarı Ankara ışığı iyice ortaya çıkarır betonun dokusunu. Plywood falan değil! Bildiğin ahşap deseni! İnce ince boylamasına yan yana çakılmış, bir sürü ahşap! Bazıları şişmiş, bombe yapmış dayanamayıp içindeki betonun yüküne. Olur öyle…

En şanslı ışık hüzmeleri han kapısının yanındaki açıklıktan merdivene doğru vuranlardır. (O sırada sigara dumanı yavaş yavaş salınmaktadır yukarılara sarı ışığın arasından.) İşte bu şanslı hüzmeler 8 dakika süren hızlı bir yolculuktan sonra camı delip merdivenin altındaki sabit dere çakılı döşemeye çarparlar hızla. Oradan sekip dağılırlar her yöne. Delip geçerler betonu, ahşabı… Aslında ışığın hüzmeler halinde takıldığını öğrenirsin bunu görünce. Bazı gereksiz hüzmelerden ayıklanınca, sadeleşince yani, ışık daha iyi görünüyormuş meğer! “Less is more” yani bir nevi. Derse girmiş olsan bunu keşfetmene imkan yok ama!

Oturursun bazen göbektaşının kenarına, travertene. Yakarsın sigaranı. Ya küllük? “Küllük” şurada. Bilirsin bunları; nerede ne olduğunu. En ücra köşesine kadar; içini dışını, altını üstünü… Herşeyini bilirsin mekanın. Bilirsin havuzun yanında boylu boyunca girişe kadar uzanan arkadın üzerine çıkmak için hangi ağacın dallarına basman gerektiğini. Oradan da çatıya tabii ki. Gün batmaya yakın çıkarsın çatıya. Öyle her gün değil. Efkarlandıkça! Yürüdükçe ses çıkar bastığın çakıllardan. Bombeli camlar, gemici merdivenleri, yüksek parapetler, parapetlerin kenarında çakılların altından görünen siyah zift… Bilirsin ki Ankara’da gün en güzel Mimarlık Fakültesi’nin çatısında batar.



Çok sevdim. Daha mimar olmadan önce, hatta henüz mimar olmayı düşünmediğim bir zamanda sevdim bu mekanı.

İyi bir öğrenci olamadım hiç. Okulu pek sevmezdim. Sevemedim. Çabuk bitsin istedim ki işimize bakalım bir an önce! Yukarıda anlattığım şeylerle geçirdim vaktimi çoğunlukla. Ama bazı mekanlarda vaktinizi neyle geçirdiğinizin pek önemi yok. Eğer mekanla iyi anlaşırsanız sizi alıyor ve gerekli düzenlemeleri kendi yapıyor! Ne mutlu bize ki böyle bir mekanda geçirdik 4 yılımızı.

Behruz Çinici dün aramızdan ayrıldı.

Kendisini şahsen tanıyamadım. Ama nedense kuru bir taziye mesajı yazmak istemedim. Belki de Behruz Bey, sandığımdan daha önemliymiş benim için. Şu anda benim gibi hisseden birçok mimar olduğunu da tahmin ediyorum. Tüm ailesine, yakınlarına ve mimarlık camiasına başsağlığı diliyorum. Ama daha da önemlisi, kendisi hayattayken iletme fırsatını bulamadığım teşekkürü gönderiyorum ona. Umarım alır bir şekilde.

Teşekkürler Behruz Çinici



Yazının orjinali:  http://kolokyum.com/yazi/3083/tesekkurler_behruz_cinici

Dubai; Çöl Kumundan Kale Yapmak *
Oca 01, 2008
Evren Başbuğ
Yazı


* Bu yazı Evren Başbuğ tarafından 2006-2007 güz döneminde İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Yüksek Lisans Programı kapsamında, Prof. Murat Güvenç tarafından verilen ARCH533 Metropolün Katmanları dersi için yazılmıştır. Daha sonra Ege Mimarlık Dergisi‘nin 2008/1, 64. sayısında yayımlanmıştır.

Eski kent merkezi Deira’nın hareketli “ucuz teknoloji pazarı”ndan, kalabalıktan başım dönerek kendimi dışarı attığımda güneş henüz yeni batmıştı. Neredeyse bir göl sakinliğindeki iç körfezin çevresini saran lüks 5 yıldızlı otellerin ışıklarını yanmış, su yüzeyini renklenmiş buldum. Geride bıraktığım sokakların uğultusu hala kafamda; elden ele dolaşan cep telefonlarının, video kameraların insanı şaşırtan, hatta şüphelendiren fiyatları gözümün önünden geçerken körfezin bu kıyısındaki iki taksi istasyonundan birine gelmiştim bile. Karşı kıyıya, Bur Dubai’ye geçmekti niyetim; ancak bir süre kıyıda durup sürekli tekrarlanan hareketi inceledim. İki kıyı arasında hiç bekleme yapmadan mekik dokuyan uzun, alçak ve gürültülü tekneler kalabalık kitleyi suyun öbür tarafına taşıyorlardı. Tekneyi kullanan güney asya kökenli insanlar, biz Türklerin hiç de yabancı olmadığı bir mesleki beceriyle bir yandan insanla dolan tekneyi dar iskeleler arasında manevra yaptırıyor; bir yandan da yolculardan ½ Dirhem olan taşıma ücretini topluyorlardı. Geçirdiğim son 2 saati düşününce, ortada garip bir durum olduğunu farkettim. Pazarda cep telefonlarını satan insanlar çoğunlukla Asyalı, alan insanlar da Afrikalı ya da İran’lıydı. Aynı şekilde; tekneleri kullananlar çoğunlukla Hintli, teknelere binenler ise Afrikalı, Asyalı ya da benim gibi turistlerdi. Peki Araplar neredeydiler? Bu kadar insanı buraya toplayıp sonra da çekip gitmiş olabilirler miydi? Dubai’de garip bir şeyler dönüyor olmalıydı…

İran körfezi güneyinde bir kıyı yerleşmesi olarak resmi kayıtlarda ilk kez 1095 yılında izine rastlanan Dubai, 16. ve 17. yüzyıllarda Venedikli inci avcılarının ve tacirlerinin önemli uğrak noktalarından biri haline gelmiş. 1833 yılında Al Maktoum ailesinin kontrolü altına girene kadar Dubai, ekonomik ve idari anlamda güneybatısındaki Abu Dhabi’ye bağımlı bir yerleşme olmaktan öteye geçememiş. Dubai, 1820 ve 1835 tarihlerinde Birleşik Krallık garantörlüğünde komşu emirliklerle imzalanan bölgesel ticaret antlaşmaları sayesinde 20. yüzyılın ortalarına dek doğu - batı eksenindeki küresel ticaret yolları üzerinde önemli bir uğrak noktası olmayı sürdürmüş. 1969 yılında körfezin 120 km açığında bulunan petrol rezervleri kısa vadede Dubai ekonomisine hareket getirse de, motor güç olacak kadar yeterli olamamış. Birleşik Krallık’ın İran Körfezi’ni terk etmesinin ardından 1971 yılında Dubai ve çevresindeki diğer 6 Emirlik (Abu Dhabi, Sharjah, Ajman, Umm Al Quwain, Ras Al Khaimah, Fujairah) bir araya gelerek “Birleşik Arap Emirlikleri”ni oluşturmuşlar. Abu Dhabi’nin sahip olduğunun 1/20’si kadar petrol rezervine sahip olan Dubai, izlenen mantıklı politikayla geçmişten gelen mirasının üzerine oynamış ve orta vadede bölgesel ticaretin, uzun vadede de dünya ticaretinin önemli bir odak noktası olmayı kendine hedef seçmiş. Bu amaçla 1970 yılında inşa edilen Jebel Ali Limanı halen dünyanın en büyük yapay ticari limanıdır.

NASA’nın Landsat Uyduları tarafından sırasıyla 1973, 1990 ve 2006 yıllarında çekilmiş 3 hava fotoğrafında(1) da açıkça göründüğü gibi Dubai’nin gerçek anlamda yaklaşık 35 yıllık bir geçmişi var. Öncesindeki süreç, bu 35 yıllık süreçte yaşanan gelişimin yanında göz ardı etme eşiklerinin altında kalıyor. Bu da demek oluyor ki bazılarının geçmişleri binli yıllarla ifade edilen dünya kentlerinin karşısına küstahça çıkıp meydan okuyan, hepsini sönük bırakacak kadar pırıltılı bir albeniyle insanları kendine çeken bir “şey” var, ve bu “şey” topu topu 35 yaşında… (2)
 
Bu “şey” öyle bir şey ki devamlı büyüme eğiliminde. Büyüdükçe çekim gücü artıyor, çektikçe büyümeye devam ediyor. Yaklaşık 250.000 kişilik bir Asyalı işçi güruhu tarafından günde $3 ila $5 arasında değişen bir ücretle süratli bir biçimde inşa edilen bu “şey”in şu an dünyadaki inşaat vinçlerinin 1/5’ini barındırdığı söyleniyor. Hali hazırda devam eden ya da yakın gelecekte gerçekleştirilmesi planlanan yatırımlarının toplam değerinin $100 trilyonu geçtiği bir “şey”den bahsediyoruz. Şimdiden dünyanın en büyük alışveriş merkezini, dünyanın en lüks otelini ve dünyanın en yüksek binasını barındıran bir “şey” bu. İnsana bir su altı otelinde konaklayabilme, ya da iç mekanda gerçek kar üzerinde kayak yapabilme alternatiflerini sunan bir fantazi ürünüyle karşı karşıyayız. 

Öyle bir “şey” ki bu gelecekte alacağı şekli gözümüzde canlandırabilmek için, yakın bir tarihte güneybatısındaki çöl arazisinde inşa edilmesi planlanan yeni havalimanının imajlarına bakmak yeterli olacaktır. Yıllık 120 milyon yolcu, 12 milyon kargo kapasiteli olması planlanan bu havalimanında 6 paralel pist, 2 büyük yolcu terminali, her birine 24 yanaşma kapısı bağlanan 8 bağımsız iskele (toplamda 192 uçak yanaşma kapasitesi) bulunuyor. Kıyaslama yapmak adına İstanbul Atatürk Havalimanı’nın toplam uçak yanaşma kapasitesinin 32; dünyanın en yoğun havalimanlarının başında gelen Londra Heathrow’un ise yaklaşık 100 olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu havalimanı nasıl mı dolacak? Ulusal Havayolu olan Emirates daha şimdiden her biri 555 yolcu kapasiteli yeni nesil süper jumbo Airbus A380-800’lerden 43 tane sipariş verdi bile… Bu sipariş rakamına en çok yaklaşan firmanın ise (Qantas) 20 sipariş vermiş olması Dubai’deki kullanılabilir sermaye rezervleri adına düşündürücü. Zira her bir uçağın fiyatı, kabin konfigürasyonuna göre $296 ila $316 milyon arasında değişiyor.

Bunlara ek olarak Dubai’nin batıdaki her türlü oluşuma cevabı hazır. Disneyland’a karşılık 15 milyon ziyaretçi beklenen “Dubailand”; Slikon Vadisi’ne karşılık Bilişim sektörünü hedef alan “Slikon Vahası” ve Londra Canary Wharf’a karşılık tamamlandığında Paris nüfusundan fazla insanı barındırması planlanan “Dubai Sahili - Arap Kanalı” Projesi bu cevaplardan bazıları. Bunlara ek olarak hiçbir yerde eşi olmayan çılgınlıkları da görebileceğiniz bir yer Dubai. Deniz üzerinde yapay adalardan yapılan milyonlarca dolarlık palmiyeler ve minyatür dünya sadece bu “şey”e özel gariplikler… Ancak işin asıl garip olan yanı ise bu projelerin henüz tamamlanmadan neredeyse tamamen müşteri bulmuş olmaları. Alıcıların profili ise çok çeşitli. Yerel, bölgesel veya küresel hiç farketmiyor; çünkü vergisiz, rahat, ucuz ve lüks yaşamın müşterisi heryerde.

Dubai; Çin, Hindistan gibi dünyanın yükselen ekonomilerine; Avrupa’ya ve Orta-Doğu’ya makul bir uzaklıkta, önemli bir konumda bulunuyor. Ancak çölden yükselen bu “şey”in bir Petri kabı içindeki bakteri kolonisi gibi semirmesinin arkasındaki dinamikleri görmek için coğrafi konum yeterli olabilir mi? Bu “şey” gerçekte nasıl bir şey? Yapısı ve işleyişi alışılmış yerleşme kalıplarıyla açıklanabilir mi? Şüphesiz Dubai gibi bir fenomen bu kadar kısa bir yazıyla layıkıyla analiz edilemez, ancak amacım en azından neden kendisini doğrudan “kent” şeklinde adlandırmaya cesaret edemeyip de “şey” diyebilmemin sebeplerini araştırmak. Bu tereddütümün bir kaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Bunların başında Dubai’nin alışılmış kalıpların dışında, “orada olma nedeni muğlak” bir yerleşme oluşu sayılabilir. Örneğin yerleşme stratejisi açısından Abu Dhabi’nin neden bulunduğu yerde (3) olduğu sorusu doğal ve korunaklı coğrafyasına bakılarak kolayca cevaplanabilirken Dubai için bu sorunun cevabı büyük ölçüde flu kalıyor. Dubai’yi Dubai yapan tüm parçalar sanki zorla bir araya getirilmiş gibi. Bunların başında insan yapımı Jebel Ali Limanı geliyor.

Dubai’yi bir “şey” olarak adlandırmamın bir başka sebebinin bu kadar kısa bir geçmişe sahip olan yerleşmenin yapısının sadece görünenden ibaret oluşu; yani bir bakıma “katmansız” oluşu olduğunu düşünüyorum. Dubai’de herşey yeni ve göründüğü gibi… Dubai’nin ikincil veya üçüncül tarihsel katmanları yok. Herşey çöl yüzeyinde yakın bir geçmişte aynen bugünkü haliyle başlamış. Havada eksik olan bir yaşanmışlık hissi var. Herşey bir film setini andırıyor.

Diğer bir sebep olarak Dubai’nin yönetim biçiminden bahsetmek mümkün. Dubai bir Emirlik. Yani daha açık anlamıyla Dubai bir aileye (şu anda Al Maktoum ailesine) ait, ailenin malı. Bu da demek oluyor ki tüm bu modern kent görüntüsünün altında feodal bir düzen hakim. Ancak Dubai uzun vadeli stratejisi gereği şirketleri, yatırımları ve insanları kendine çekmek zorunda. Bu da Dubai’de kapitalist-Feodal diyebileceğimiz melez bir sistemin oluşmasını sağlamış. Sermaye sahibi büyük yatırımcılara sağlanan özel serbest bölgeler, ve türlü vergi kolaylıklarıyla ileriye dönük strateji tıkır tıkır işletiliyor ve bu sayede petrol kaynaklı Arap sermayesi oluk oluk Dubai’ye akıyor. Tam da bu noktada belki günümüz endüstri sonrası kentlerinde görmeye çok alışık olduğumuz bir durum Dubai’de de karşımıza çıkıyor. Pazarlama… Belki de Dubai’nin günümüz kentlerine teğet geçtiği (hatta açık ara fark attığı) tek özelliği bu. Dubai bir pazarlama mucizesi. Bugün birbirinin ardısıra açılan 5 hatta 7 yıldızlı otellerin büyülü imajları; dünyanın en yüksek yapısını yapmak üzere örgütlenen sermaye odakları; lüks yaşamı artık kullanıcılarına standart olarak sunma iddiasındaki büyük konut ve yerleşme projeleri ile Dubai tam bir pazarlama mecrası durumunda. Her geçen gün Dubai’ye yerleşen ya da Dubai’de bir taşınmaz edinen yabancıların sayısı artıyor. 2006 itibariyle 1.4 milyona yaklaşan nüfus, dikkatle çizilmiş büyük bir planın yolunda gittiğini gösteren bir gösterge. 

Dubai yapısı itibariyle bir kentten çok bir şirkete benziyor. Bir aile şirketi… Tek bir kişinin, Dubai Emiri Sheikh Mohammed bin Rashid Al Maktoum’un mutlak yetkisi altında varolan bir şirket. Bu şirkette demokrasiden söz etmek olası değil. Zira Yönetim kurulu sayılabilecek Dubai Yönetim Konseyi’nin üyeleri Al Maktoum ailesi tarafından atanıyorlar. Kimse kimseyi Dubai’de yaşamak için zorlamıyor ancak tüm nüfus artışı ve mülk satışı göstergeleri bir ilginç tercihi işaret ediyor: “Rahat ve lüks yaşamın yanında demokrasiden kime ne?”

Sosyal piramite bakınca sokaklarda aradığım Arap’ların nerede olduklarını görme şansını elde ettim. En altta kötü koşullarda çalışan Güney Asya’lı göçmenler, ortada rekabetçi batı tarzı bir pazar tarafından desteklenen orta ve büyük ölçekli servis sektörü, ve üstte mülk edinme ve buna benzer sosyal yasaların en yüksek mertebede koruduğu Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı petrol zengini Araplar… Dubai’de Arap olmak, hatta Dubai soyundan gelen bir Arap olmak oldukça avantajlı bir durum. Zira Emir Al Maktoum, saf Dubai soyunun gelecek kuşaklara aktarılması adına Dubai soyundan gelen çiftlerin evlilikleri halinde promosyon olarak bir ev hediye ediyor! 

Bütün bunlara bakınca Dubai’ye “kent” demekte zorlanıyorum. Her ne kadar modern bir kent gibi geniş çok şeritli yolları, camdan gökdelenleri, eski bir kent merkezi, aktif servis ve hizmet sektörleri, hatta vızır vızır çalışan kocaman uluslararası bir ticari limanı da olsa Dubai’nin yapaylığı orada geçirdiğiniz her an kendini hissettiriyor. Sokakta yürürken karşılaştığınız herhangi biri sizin olduğunuzdan daha çok Dubai’li değil… Dubai’li olmak o an Dubai’de olmak anlamına geliyor. Her ne sebeple gelmişseniz gelin, eğer Dubai’deyseniz, geçici bir süre için Dubai’lisiniz… Maddi ve manevi tüm yatırımını aslında orada olmayan bir kalabalık üzerine yapan bu “şey” bir “kent” olabilir mi?  

Dubai koca bir fantaziyi gerçekleştirmek adına planlanmış büyük bir projeyi andırıyor. Ucu bucağı görünmeyen çok yüksek bütçeli bir proje. Sermaye akışı devam ettikçe şişmeye devam eden bir balon gibi. Çöl kumundan yapılmış koca bir kaleyi andırıyor. Devamlı nemli tutulması gerekiyor, yoksa çölün kavurucu sıcağı altında un ufak olması kaçınılmaz.

Dubai’deki son günümde henüz tüm bunları kafamda bu kadar berrak bir şekilde ifade edemediğimden biraz dalgın, havalimanına gitmek için bir taksi çevirmeye uğraşırken yanımdan siyah lüks bir 4x4 geçti. Kasisten geçerken yavaşlamıştı, rahatça içeriyi inceleyebildim. Beyaz “Dishdashah”ı ve kafasında “Gutrah”ıyla bir Dubai’li yanındaki bir başka Dubai’liye eğlenceli birşeyden bahsediyor olmalıydı ki beraberce güldüler… 

O sırada karşıdaki yüksek otellerin arkasında alçalan Emirates Havayollarına ait bir başka Boeing 777 içindeki 300 yeni “Dubai’li”yle birlikte 12L pisti için son yaklaşmasını yapıyordu…

1 / Fotoğrafların bulunduğu kaynak sayfa için; tıklayın.
2 / Dubai’nin konumu için; tıklayın.
3 / Abu Dhabi’nin konumu için; tıklayın.

PDF için tıklayın.